Mevsimler Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Mevsimler Dergisi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Ocak 2017

Yürek Üşümesi

Esen rüzgâr, yağan yağmur ve kar,a
Bu görkemli kış özelliklerine
Bir sözüm kalmadı sevgiden yana
Üşüyen çocukların, yaşlıların, hastaların
Yüreğim üşüyor bakınca gözlerine

Yüreğim üşüyor bakınca gözlerine
Okula götürüyor bir ilkokul öğrencisi
Uyumak imkânı olmayan sabah uykusunu
Yürürken zorlanıyor rüzgâra karşı
Her adım atışında bozuluyor dengesi

Her adım atışında bozuluyor dengesi
Ve ihtiyar, iki eliyle tutunuyor bastona
Durup soluk alıyor bir süre
Yağmurda ıslanan paltosu
Taşınmaz bir ağırlık veriyor omuzlarına

Taşınmaz bir ağırlık veriyor omuzlarına
Hasta yatan bir insana ölüm düşüncesi
Bu eve çok gelmiştim böyle karlı havada
Düşündüm de bu hüzünlü sonun
Ne denli mutlu geçmişti öncesi

Arif Eren
Mevsimler Dergisinden Alınmıştır.
www.mevsimler.org

Renk ve Kılıç

Aşkın tutsaklarında kaldı,
Renk körlüğü.
Deniz yeşil olsa,
Ciök kırmızı,
Yollar mavi.
Ne fark eder onlar için.
Tek renkleri vardır;
Hayale boyanmış durur yüreklerinde!

Sevgilinin saçlarını,
Gözleriyle boyarlar.
Sarı olsa,
Siyah olsa.
 Ne çıkar.
Umutları perdedir,
Başkaları görmesin diye.

Vuslat aşkın kılıcıdır.
Bakarsın,
Korumaya durur duvarda.
Bakarsın,
Biçmek için bütün sevdalan.
Çekilmiştir kınından!

Soylu aşklar.
Gurbette yeşerir gün boyu.
Bir buruk düşle dökülür seccadeye.
Onlar rengi de bilmezler,
Kılıcı da!

Muhsin İlyas SUBAŞI
Mevsimler Dergisinden Alınmıştır.
www.mevsimler.org

12 Ocak 2017

Olur mu

Ilık ılık akamayan
Sözde güzellik olur mu?
Sevgi ile bakamayan
Gözde güzellik olur mu?

Hor görüyle teskin olan
Müşfik değil keskin olan
Tebessümle küskün olan
Yüzde güzellik olur mu?

Dilden kini silmedikçe
Hoş görüye ermedikçe
Sırtı sırta vermedikçe
Bizde güzellik olur mu?

Muhabbete dalmayınca
Telde düzen olmayınca
Ozan içten çalmayınca
Sazda güzellik olur mu?

Gözle değil özle bakış
Bak kâinat nakış nakış
Karaozan olmasa kış
Yaz da güzellik olur mu?

Eshabil KARADEMİR
Mevsimler Dergisinden Alınmıştır.
www.mevsimler.org

10 Ocak 2017

İnanç Üzerine Düşünceler

Tanrı'ya ulaşmak gitmekse eğer,
Bedene yük olur can benim için.
Varmak kavuşmaksa, gitmeye değer,
Asla pişman olmam ben benim için.

Yunus Emre gibi benliği assam.
Benden içerdeki bene ulaşsam.
Ruhu arındırsam, aşka bulaşsam,
Gerekmez belki de ten benim için.

Hacı Bektaş, Yunus bana pir ise,
Mevlâna ışığı gerçek nur ise.
Halk eden, halk olan özde bir ise.
Tükenmez ömürdür an benim için.

Güneşi Uyandırmak

Şu kayınpederim gerçekten âlem bir adam!
Bize ne zaman uğrasa hep yeni diktiği mandalina bahçesinden söz ederdi. Ballandıra ballandıra anlatır; anlatırken heyecanlanır; çocuklar gibi sevinir, coşardı. Garip bir cezbe içinde 'Te hah!1 diye elini dizime vurur; dudağında yankılanıp sönen övünç dolu tiz bir yılan ıslığı, ta gözlerimin içine bakarak konuşurdu: " Gel de bahçeyi gör hoca!" derdi. "Bu iş, dört duvar arasında ABC demekle olmaz; babanın marifetlerini yerinde göreceksin (!)"

Maalesef "kayınbabamın marifetlerini" fırsat bulup da yerinde görememiştim. Hani merak etmiyor da değildim.

O, ısrarla anlatır, biz bıkmadan dinlerdik: "Her biri gelin süzülüşlü fidanlarımın yeşil sürgünleri kulaca; toprağı bulgur bulgur kınaya döndü. Ağaçlarda bir iştah, bir iştah, görmelisin! Daha senesinde navrız olup açıldı mübarekler. Ee Ahmet Ağa deyip de geçmeyeceksin! Ne demiş atalarımız: "Kuru dala can veren Allah; sırrı keşfeden insan!" Toprağın dilinden anlamazsan, tohum, bin bahar görse yeşermez.

Çiftçilik konusunda büyük bir cevhere sahip olduğuna inandığım kayınpederimin süt rengi sakalına, iyice kamburlaşan beline rağmen her defasında yanımıza enerji ve coşkuyla gelmesi doğrusu bizi de heyecanlandırırdı. Hiç görmediğimiz bu yeni bahçe için onunla birlikte biz de sevinirdik. Gözüne güvenmediği, bir anne gibi üzerine titrediği bu meçhul bahçeyi merak ederdik. Bahçe değil sanki bir "İrem Bağı" idi. Tomurcuk tomurcuk göveren ağaçlar değil, say ki kayınpederimdi. Damarlarına yürüyen her damla suda hayat bulan fidanlar değil, kendisiydi. Anlayacağınız kırk türküsü var, kırkı da bahçe üzerineydi.

Kayınpederimin gururlanarak anlattığı, "Dişimle tırnağımla kurdum." dediği bu meşhur mandalina bahçesi Hemite'deydi. Hemite, bıldır bu zaman rahmetli olan kayınvalidemin köyü idi. Yetmiş kilometre uzaktaydı. Kayınpederim, çeşitli ihtiyaçlar için günübirliğine dahi binip yanımıza gelse aklı fikri hep orada kalırdı. Bir annenin çocuğu için duyduğu endişenin tıpkısını fidanları için duyardı. Patlayan her tomurcuk için sevinir, solan her yaprak için üzülür, kuruyan her dal için kahrolurdu. Onlardan bahsederken "Cennet hurilerim!" derdi. Onun coşkulu sesinde bir toprak insanının tutkuya dönüşen sevincini yakalar, bizde mutlu olurduk.

Bir gelişinde ceketinin sarkık şiş ceplerinden orta yere pıtır pıtır bir avuç yeşil mandalina döktü. Her biri yaş ceviz büyüklüğünde ve taş gibi sertti. Çocukça bir sevinçle haykırdı: "Hey yavrum hey! Daha ne ki, topu topu iki buçuk senelik fidan bunlar! Şimdiden her ağacın başında on, on beş mandalina var. Bu görülmüş şey değil. Ee babanın elinden ne kurtulur? Çatlı Ahmet denince duracaksın!" Cebinden hiç eksik etmediği zinciri daima şalvarının bağına takılı, ucu çapraz kesik aşı bıçağını çıkardı. O sert, yeşil mandalinalardan birini ikiye kesip sıktı, yaladı. Kalın dudaklarını bir iki kez şapırdatıp emdi. Bu bir çeşit kalite kontrolüydü. "Daha tatlanmamış mübarekler, ama özüne su yürüdüğü kesin. Bunların hepsi Okitsu ve Rize" dedi. Sonra mandalinanın yarısını bize uzattı.

Dilimizde acı-ekşi karışımı kekremsi bir tat, küçülen gözlerimiz ve buruşan yüzlerimizle biz de kontrol ettik.

Dediğine göre bu meşhur narenciye bahçesi tarihi Hemite Kalesi'nin arka yüzüne düşüyormuş. Kendileriyle köyün arasını kalenin oturduğu dinozor sırtı gibi gömgök kırık bir dağ bölermiş. Dağ dediyse öyle büyük değil, karaçalı ve çiriş yüklü, yer yer kayalık bir tepeymiş. Bu yüzden bahçe köyden biraz uzak fakat yeri dulda saydırmış. Ama altlarında Toyota pikap olduktan sonra yerin uzağı mı olurmuş!

Yeni-genç kayınvalidemle bahçeye bir girdiler mi, akşama dek çıkmazlannış. Sıkılmak ne ki, ona vakitleri dahi olmazmış. Güneşi uyandıran da, uyutup beleyen de kendileri olurmuş.

Toprak almadan önce çok düşünmüş kayınpederim. Bakmış kalenin arka yüzüne acı poyraz düşmüyor. Çünkü narenciye bahçesi poyrazı değil, duldayı severmiş. İşte bahçe fikri o zaman çimlenmiş kafasında. "Hele birde kuyu vurdurup suyu bulursam!" demiş. Dönüm dönüm uzayan bu büyük sanbozkırda bir tek dikili ağaç yokmuş. Allah için kimse bir söğüt çubuğu dahi sokmamış toprağa. Kendiliğinden bitme bir-iki boz armut, yalnız bir piçdut... Hepsi o kadar. Hani kafası karışmamış da değil.

Köylülerin bütün bildikleri soya, mısır, buğdaymış. Başka bir şey bilmezlermiş. Ora insanının hiç birinde narenciye kültürü yokmuş. İlerlemiş yaşına rağmen kendinin duyduğu heyecanın binde birini dahi göremezmiş köylülerde. Varsa yoksa toprağa tohum saçmak... Bu yüzden kayınpederimin bahçe fikrini önce çok yadırgamışlar. Hatta kahkahalarla gülenler olmuş. Kimileri " Vazgeç Ahmet Ağa. Bu topraklarda narenciye yetişmez. Hem emeğine hem parana yazık olur." diyerek ciddi ciddi akıl verir; kimileri de uzaktan uzağa kafa bulurlarmış. Başını görmeye dursunlar:

-Eniştee! Bahçe nasıl gidiyor bahçe (?) Göverdi mi fidanlar? diyerek gıcık gıcık seslenmeden edemezlermiş. Sonra hımır hımır konuşur, kıs kıs gülerlermiş. Kayınpederimden bahsederken "Zavallı Ahmet Ağa'nın bahçe diktiği gibi" diyerek mesel getirenler bile olurmuş. İki sene sakız ohnuşağızlarında. Kahvelerde bile günün yegâne konusu kendisiymiş. Beş dakika oturmaya görsün, "Hani enişte bir sepet mandalina getir de dilimizi şıpırtadak yahu(!)" diyerek açık açık alay edenler bile olurmuş. Adı yetmiş yaşından sonra "Deli Ahmet'e"'; "Erzin'den gelen deli"ye çıkmış.

Nihayet ağaçlar zaman içinde dal-budak salmaya başlayınca sesleri yavaş yavaş kısılmış. İki sene sonra da gırtlaklarında düğümlenip kalmış. Hele bir başansız olsaymış da görseymişiz: Resmen arkasına teneke bağlarlarmış yahu(!)

Şimdi bütün iddiaları boş çıkmış ya, yine ağızlan boş durmuyormuş:

-Bre enişte, yeter gayri çalıştığın! Bu kadar malı öbür dünyaya mı götüreceksin? İhtiyarladın artık, yaşın yetmiş oldu. Hâlâ karınca gibi çalışıyorsun. Bu hırs, bu tamah niye? Çekil bir köşeye de başını dinle, tespihini çek(!)

-La Havle! Şu söze bak yahu! Biz sanki Allah'tan ayrıyız. Ben Hacca gittiğimde siz çocuktunuz be yav! Hep tembelliği, fesatlığımı düşünür bu adamlar? Hem Peygamber Efendimiz dememiş mi : "Hiç ölmeyecek gibi bu dünya için çatışın; yan fi ölecekmiş gibi öbür dünya için ibadet edin. " diye. Utanmasalar avrada mal kazandığımı dahi söyleyecekler! - Ulan, demiş bir gün, " Bu avurdu yellilik sizin nikâhınıza mı kıyıldı? Ben ölürsem çocuklarıma, torunlarıma, kanma kalır; kötü mü? Sizin gibi kahve önünde 'deli tütün' sarıp, miskin miskin oturup geyik muhabbeti yapmıyorum ya!" Hoca, bunların hepsi gün boyu kahve önüne tüner, iki üç sandalyeye kaykılır, hükümet yıkıp, hükümet kurarlar. Ya da, al kızı, ver papazı; gelsin çaylar, gitsin kahveler. Eke eke konuşur, lafın belini kırarlar. Erindiklerinden kendi tarlalarının suyuna gitmezler de, başkalarını yevmiyeci gönderirler(î) Daha mahsul tarladayken tüccara gider. Çünkü geçen yıldan avans almış, borçlu girmişlerdir seneye. İlaçlayıp bekletip de iki katına satmak için çoğunun zahire ambarı bile yoktur evinde. Bir gün dedim ki kendilerine: "Devlet hayvancılığı teşvik için ucuz krediyle cins inekler veriyor. Gidip yazılın. Şu köye iki-üç yüz ala inek girsin. Süt sağar, gerekirse kooperatif bile kurarsınız." Onun bile altında çapanoğlu aradılar.

Hepsi şark kurnazı, laf cambazı. Bakma sen kuyruğu dik gittiklerine. Şimdi bütün gözleri üzerimde. Herkes beni bekliyor, yetişecek bahçeyi gözlüyor. Bakıyorlar, bir taraftan yükselen ala konak; diğer taraftan göveren bahçe! Koca bir çiftlik! Eminim, "Bu adam para mı kesiyor?" diyorlar. Vallahi bu Hemiteliler'in gözü değecek bana (!) Bir gün kalpten gideceğim(!)

Baldızım Hatice, kızımın düğünü için kucağında Ozan'la ta Almanya'dan geldi. "Düğünden önce gidip babamı da görelim" deyince hepimize telaşlı bir sevinç düştü. Bu vesileyle hem kayınpederimi ziyaret edecek; cici annemizin elini öpecek; hem de bu meçhul ve meşhur bahçeyi görme fırsatını bulacaktık.

Öyle ya, kayınpederim doğru söylüyordu: Çocukların ayağı toprağa değmeli; elleri börtü-böceğe, çimene dokunmalı; buz gibi kuyu suyu içmeli; ciğerlerine temiz hava dolmalıydı. Sabahleyin yayık sesiyle uyanmalı, ineğin böğürmesini, köpeğin havlamasını, horozun ötmesini duymalıydı. Havasız beton yığını apartmanlarda paslanmış; yüzlerimiz güneşe, gözlerimiz yeşile hasret kalmıştı. Bu ziyaret hepimiz için iyi bir vesile olacaktı. Dede ile torunu kim bilir nereleri birlikte gezeceklerdi? Belki de yeşil Ceyhan ırmağından olta ile balık tutacaklar, söğüt sürgünlerinden düdük kavlatacaklar; dedesinin bir sır gibi sakladığı kuşburnu çalısındaki pis kokulu İbibik yuvasını birlikte ziyaret edeceklerdi. Dönüşte buldukları yeni açmış eflatun ' Çoban fenerlerim yüzlerine, alınlarına yapıştıracaklar; gece karanlığında bir yıldız gibi sağılan fosforlu ateş böcekleriyiz beraber oynayacaklardı. Bütün bunları yaparken tabii ki en yakın yoldaşları 'Koparan' olacaktı. Kürek gibi sarkan pembe dili dışında, keh keh soluyacak; her gördüğü çalıya arka ayağını kaldırıp işeyecek; arap tavşanıbw\rad. umuduyla meçhul deliklerin önünde sağa sola öfkeli salvolar atacaktı. Şüphesiz o akşam Ozan, hayatının en büyük yorgunluğunu yaşayacak, eve dedesinin omzunda gözleri yumuk dönecekti. Çocuk, köklerini bulduğu bu rüya gezegenini belki de uzun zaman unutamayacak, her seferinde söze: "Anne, hani vardı ya.. ."diye başlayacaktı.

Kayınpederim bizi, iki üç dev kalüptüs ağacının gölgelediği köprü başında karşıladı.

Köyü geçip kalenin eteğini dolanan son bükü de dönünce birden ufkunuzun açıldığını hissediyorsunuz. Önünüze kilometrelerce uzanan dümdüz sarıovalar, uçsuz bucaksız bozkırlar çıkıyor. İnsanı ürküten derin bir sessizlikle yüzleşiyorsunuz. Yaklaştıkça büyüyen yeşil bir ton veya atlas gibi gerilen bu bozkırda yeşil bir vaha serinliği. Çöl sıcağında Mecnun'un gördüğü serap bu olsa gerek. Demek kayınpederim, insanlardan uzak kendi cennetini burada kurmuştu. Yeni-genç kayınvalidemle bir ipek böceği gibi mutlu kozasını burada örmüştü.

Koca bir toz bulutunu arkamızda bırakarak kıvrım kıvrım ince bir yoldan aşağıya indik.

Bu yeşil-diri serinliğin önündeyiz.

Bahçe, kalın beton direklere sur gibi gerilen hasır tellerle çevrili göcek yeşili, otuz dönüme yakın bir arazi idi. Gerçekten dışarının anız yüklü ölü bozkırına inat, içeride hayat fışkıran taze bir göverti vardı. Bahçenin iki yanında gürül gürül suların aktığı beton kanaletler, sanki bu hayatın kalın can damarları gibi uzayıp kayboluyordu.

Raylı giriş kapısının önünde adeta bütün tabiata kibirle bakan iki katlı tuğla bir binanın ise kaba inşaatı henüz bitmişti. Demek kayınpederimin dilinden düşürmediği 'Ala Konak' buydu. Bu heybetli binanın altı garaj ve ambar, üstü ev olarak kullanılacaktı. Sağ boşlukta kiremit tonunda bir traktör ve adları belleğimden silinmiş bir sürü alet-edevat... Daha kenarda ise yüksek latalar üzerinde kirli iki mazot fıçısı...

Dedim ya kayınpederim hayat dolu, gürül gürül bir adamdır diye.

Henüz yukarı çıkmadan, bir nefes dahi oturmadan sağ bileğim bir pıtrak gibi batan nasırlı avucunda, arkasından sürükleyerek götürdü beni. Bir çocuk kadar heyecanlıydı. Anlaşılan, bin-bir emek verdiği bu bahçeyi gezdirmek, eserini göstermek istiyordu. Eli kaşında siper, gözlerinde çakmak çakmak birışıltı, ilk defa görüyormuşçasına uzun uzun baktı bahçeye. Duruşunda bir Köroğlu edası, sesinde er meydanındaki salavatçının gök gürlemesi vardı:

- Hey yavrum hey! İşte, dedi. "Şuraya kuyu vurdurdum! (Şura dediği yer tuğla binanın hemen önüydü. Beton bir kütle üzerinde yengeç gibi duran demir bir aletti gösterdiği.) Zor oldu ama çıktı. Hey kurban olduğum Allah, tam yetmiş metre deyince fışkırdı çamurlu su! Hemen tokluyu kesip verdim işçilere. Helal olsun! Su hayat demektir, can demektir hoca. Bir damla su, bir damla kandır. Bu gördüğün cennetin can daman sudur."

Erinmeden bir çırpıda traktörü çalıştırıp anarya yaklaştı. Gerekli bağlantıyı kurup motoru devreye soktu. Önce tuhaf bir uğultu; bütün cihazlarda bir titreme. Ardından bir ırmak sesi; borunun ağzından savrulan güçlü bir rüzgâr... Nihayet ağzını açmış o koca paslı borudan insan gövdesi kalınlığında gümüş rengi, buz gibi bir su! Gerçekten nefis bir manzaraydı. Çol-çocuk sıcaktan yanmış, tere batmıştık. Başımızı altına tutup, avuç avuç su içtik. Çukurova'nın san sıcağında müjde gibi bir serinlikti fışkıran.

Belki de asıl coşan su değil, bir toprak insanının ilerlemiş yaşına rağmen gözlerinde parlayan yaşama sevinci, üretme heyecanı, azim ve umuttu veya hiçbir objektifin tespit edemeyeceği anlamlı bir duruştu.

Bahçenin yolgeçen yanına bir sıra servi çam dikmişti. O cephe yeşilin en koyu tonuyla sanki bir duvar gibi örülmüştü. Baktığımı görünce gülümsedi:

Onlar benim "korucularım" dedi. "Rüzgârın zehirli, acı, tozlu nefesini onlar keser. Buranın hınzır karayeli hep kuzeybatıdan eser. Toz ve poyraz ölüm demektir ağaçlar için. Yol boyunca sıralanan 'korucularımı' bunun için diktim. Şimdi bir damla rüzgâr düşmez bu tarafa."

Yine bileğim alevli avuçlarında, hattan hata atlayarak bahçenin derinliklerine doğru ilerledik.

Cetvelle çizilmişçesine eşit aralıklarla sıra sıra dikilen binlerce fidan... Sanki bir orman gezegeninin içinde kaybolmuş gibiydik. Görmeliydiniz, ağaçlarda bir kibir, bir iştah! Gökyüzünü kucaklarcasına açılmış yeşil mandalina yüklü narin sürgünler bir yay misali toprağa eğilmiş, neredeyse şimdiden kırılacaklar. Çoğunun altında dayak, gergilice bağlanan ipler... Bu müthiş manzaranın kahramanı hemen yanı başımda.

07 Ocak 2017

Gel Ey Gözlerine Destanlar Yazdığım Aydibâ

Gel ey gözlerine destanlar yazdığım Aydibâ
Sen gittin, yalnızlığa büründü kaldığım şehir
Takvimleri unuttum, hasretin yıllara vurdu
Yürek yangını mı söndüremedi hiçbir nehir
Marmara yandı, çarpıştı dalgalar gerine / gerine
Benimse tahammülüm kalmadı hiç beklemeye
Aydibâ öldür hasretini, gelişini eyleme tehir

Avuntum mu! Şehr-i İstanbul'un orta yerinde
Kalmasa da kokuları kuruttuğum üç beş gül
Sen olmazsan neylerim, nasıl yaşarım böyle
Cancağızım, hasretinle her gün öldüğümü bil
Nardayım, dardayım, bir garip firaktayım
Bilir misin hâllerimi, şimdi nasıl ayaktayım
Gel çilelerle nakışlanan bahtımın yazgısını sil

Esenlik İçinde Nice Yıllara

Mevsimler dergisi, 2016 yılı ürününü okurlarıyla paylaşmanın huzuru içinde; Ocak 2017'de 2. yayın yılına girmiş bulunuyor. 2016 Ocak-Şubat sayısı Melih Gemci'nin kış manzaralı kapak görseliyle çıktı. Renkli sayfalarında yer alan şiir, hikâye, deneme, inceleme, gezi, anı, mektup, özdeyişler ve deyimler sözlüğü yazılarından birkaçı hariç, tamamında kış teması işlendi. Dışarıdaki kışı odalarınıza taşıdık, ama sizleri üşütmedik. Aksine yürekleriniz ısındı, yazarla okur arasında kurulan mutlu iletişimle. Böylece yeni ve kalıcı dostluklar kuruldu.

Zaman yerinde durmuyor, bahar gelmeden kokusu gelmeye başladı. Mevsimler'in 2. sayısı bahar temalı yazılarla okurlarına merhaba dedi. Yine Melih Gemci'nin kapak görseli, dergideki yazılar gibi övgüyle söz ettirdi kendinden.

Yaz ve sonbahar sayıları da adlarına yaraşır temalarla yayınlanarak dört mevsimi, Mevsimler dergisinin sayfalarında okurlarımızla beraber yaşadık. Bundan sonraki sayılarda bir sınırlama olmadı. Yazarlarımız istedikleri konularda yazdılar yazılarını. Böylece, Mevsimler dergisi 2016'da hoş bir seda bırakarak, görevini 2017 yılına devretti.

2. yılımızda da değerli yazarlarımızın yanı sıra, aramıza yeni katılan usta kalemlerin ürünleriyle yayınımıza devam edeceğiz. Tek amacımız, sizlere iyi şiir ve nesir örnekleri sunabilmektir. Ortada bir başarı varsa, okurlarımızın hassasiyetini göz önünde bulundurduğumuz içindir.

Bu anlayış içinde, Mevsimler dergisinde buluşmak dileğiyle.

Arif Eren
Mevsimler Dergisinden Alınmıştır.
www.mevsimler.org

06 Ocak 2017

Elbette

Şu sıra yağmurun incesi yağar
Annesiz çocuklar üşür yine
Bir şarkının bölünmüş notaları gibi
Mülteci ölüşler denizlerde
İçimde yavru martı iniltileri.

Bu ağaçsa bildiğin ağaç
Yeşil yapraklı ama dargın
Sen de madem insansın
Bütün bu olup-bitene
Elbette kırılacaksın.

Nevzat ÇALIKUŞU
Mevsimler Dergisinden Alınmıştır.
www.mevsimler.org

05 Ocak 2017

Çocukluğum

Mızrabı gönlüme vurmaktayım
Bir yanım uzaklarda
Filistin'de, Bosna'da, Irak'ta
Gönlüm yok olmuş bomba sesleri arasında
Aranmakta kaybolmuş çocukluğum
Bir orada
Bir burada

Geleceğimi, umutlarımı yok ettiler
Tanklarla geçtiler üzerinden
Bir gönlümü çalamadılar
Kaldı bende

Çocukluğum ağlıyordu
Kimsenin dokunmasına gerek kalmadan
Günlerdir saçlarım taranmamış
Aç, susuz, perişan
Ayaklarım pabuçsuz
Ateş altında yaşayan, toz dumanda boğulan
Gözlerim görmez olmuş, bulutların rengini
Tellere takılmış umutlarım
Kuru ekmeğe katık

Suçluyum
Çünkü Bosnalıyım, Filistinli, Iraklı
Ortadoğu haritasında
Umutlarıyla doğmuş, yazgılarıyla ölmüştü
Elleri kına kokulu
O çocuklar

Uçaklara takılmasın diye
Uçurtma uçurtmak yasaktı bana
Mayınlara basarsın diye
Koçturmadılar yaylalarda
Horozlu şekerler kırık, tadsız
Su tabancıları kan, gözyaşı fışkırmakta
Hasretim, özlemim, gizemim bundandır
Esirliğim tutsaklığım soydandır

Nesrin ÖZYAYCI
Mevsimler Dergisinden Alınmıştır.
www.mevsimler.org

04 Ocak 2017

Bulutlar Her Gün Ağlar

Geceye sığmaz sevgi, üzerine gün doğar
Yumruk kadar yüreğe, dağ kadar sevda doğar
Dünya kadar Özlem var, bir damla gözyaşında
Ağlamak itibardır, bulutlar her gün ağlar.

Sevgi Sıcaksa

Dünya bizim olmaz, başkası yoksa
Görülen bir olsa, gözler bin baksa
Dünyayı ısıtan insan nefesi
Yol yürüyorsan yol, sevgi sıcaksa.

Sabaha Kadar Yanar

Biri ak- bir kara, iki ayrı dünya var
Biri çocuksu bakışta, sevgi dünyalar kadar
Zor değil aydınlatmak, karanlık geceleri
Sevgi ateş böceği, sabaha kadar yanar.

Salıncakta Gibiyim

Huzur dolu kolunda, bir kucakta gibiyim
Çocuk gözüyle sevgi, oyuncakta gibiyim
Tükenmeyen sevginle, nasıl yücelttin beni
Bulutların üstünde, salıncakta gibiyim.

Fikret SEZGİN
Mevsimler Dergisinden Alınmıştır.
www.mevsimler.org

03 Ocak 2017

Bir Sevişin Öyküsü

Bir rüya geldi odamın kokusuna karışıp
Tenim başıboş şarkılar söylemeye başladı
Gecenin kıvrak ışığında.
Kelimeler raks etti geceden kopup
Artık utangaçtır
Gökçe gülümsemeler
İki yabancı gibi
Misafirdir erken uyanan düşler.

Birazdan bahar başlayacak
Kuşlarla öpüşeceğim
Avucumdaki gökyüzüyle bulutları seveceğim...
Göğsümde duran çiçekleri yolacağım
İçimin poyrazında
Saçlarıma yıldızlar takmayı unutmayacağım
Tan rengi şiirlerimi
Odamda yatağımın başucuna çakacağım
Ve usulca
Aşkı indireceğim sesimin mavi tonuyla...

Ya sonra.....
Aslına döner yeniden aşk
Temize çeker dilinde saklı olanı
Bir ağacın omzuna yaslanır usulca
Toprağına akar sevişecekse
Hangi zamandı bilmiyorum
Ama
Şiirlerim ve
Kalbim konuşsun onunla

Zeynep Nilgün GÖKÇEÖZ
Mevsimler Dergisinden Alınmıştır.
www.mevsimler.org

Anadilim Sevdam Benim

Anadilim, sevdam benim
Ekip biçtiğim bu
Gündüz güneş, gece ay şahidim
Yâr elinden içtiğim su
Anadilim, sevdam benim

Anadilim, sevdam benim
Mor karanfillere düşer gölgem
Sevdiğimin başında al yemenisi
Uğruna yandığım ecem
Anadilim, sevdam benim

Anadilim, sevdam benim
Senli dünyamın anahtarı
Papatya tacında işlenmiş rüyam
Kaderimin dinmez rüzgârı
Anadilim, sevdam benim

Anadilim, sevdam benim
Şehzade'nin atına binip giden
Bazen Aslı'm, bazen Leyla'mdı benim
Balkonda gülümseyen gözlerini bırakan
Anadilim, sevdam benim

Anadilim, sevdam benim
Bin bir renkli mazimizde işlediğim
Düşecek ilk cemredeki umudum
Meleğim, canım bellediğim
Okunmasına doyamadığım mektubum
Anadilim, sevdam benim!

Oyhan Hasan BILDIRKİ
Mevsimler Dergisinden Alınmıştır.
www.mevsimler.org

26 Kasım 2016

Yurt Tesbihi

Güneş, doğudan doğar Doğanşehir
Seninle dizilsin şiire son iki hecesi
Beş sesli kent ve ilçelerimiz
Sımsıcak bir merhaba sana
Örenşehir Ne selâmın gelir, ne haberin
Aynı anlamı taşıyor adlarınız
Bülbül çınlatsın kulaklarını Viranşehir

Bağlar, bahçeler beldesi Gülşehir
Yol boyunca o cömert güzellik
Gözlerimden süzülüp aktı gönlüme
Bu duygular içinde geldim Nevşehir
Peri Bacalarını görmek için
Kafile kafile gelirler
Hiç azalmaz senin ziyaretçin

25 Kasım 2016

Son Düş Hikâye

İkinci katın terasında demleniyorlardı.

Öğle vakti, hava tutuşmuş, yanıyor. Sanki bu yangın yetmiyormuş gibi terasa önceden düşmüş gölge gide gide kısalıyordu. Biraz sonra terasın zevki kaçacak.

Aşağıda masmavi deniz... Ufukta nokta nokta gemiler. İlkin şakaklarına düşen akları, saçlarının öteki taraflarında da kınalanmaya başlayan, uzun boylu, iri yapılı, esmer tenli, yüzündeki derin çizgileri ilk bakışta sezilen Nazım, sessizdi. Oysa arkadaşını dertleşmek için kendisi çağırmıştı. Şimdi sessizdi. Belki de içini dökebilmiş olmanın rahatlığını yaşıyordu. Çılgın fırtınalar dinmiş, yerini mavi ufuklara bırakmıştı. Onun başını ağrıtan, yıllardır kanayan yüreğini sızlatan dertleri, arkadaşına geçmişti. Bu yüzden olmalı Suat, ara sıra ellerini birbirine kenetliyor, "ah"lar, "oflar" çekiyordu.

Suat, Nazım'ı dinledikçe, arkadaşının hayatının da yer yer kendisininkine benzediğini keşfetti. Nazım anlattıkça geçmiş günlerinin ağırlığını yeniden yaşar gibi oldu. Sevinse de daha çok hüzünlendi. Gözkapaklarına nice karanlıkta kalmış resimler çöktü. [Hayatının kışları ve yazlarını, ilkbahar ile sonbaharlarını atlayıp sıralı sırasız tekrar yaşadı. Döndü, Nazım'a baktı. Nazım'ın gözlerinde gülümseme izleri parıldıyor. Suat alışkanlıktan olmalı, elini arka cebine götürdü. Aradığını bulamadı.

24 Kasım 2016

Kehribar Sarısı Hasret

Ben uzaklarda bile böyle
Kehribar sarısı hasreti sevdim
Büyüttüm içimde kar yangınlarını
Serdim aşka dair içli, nefesli
Varsa ne kadar görklü kelime
Cem oldum onlarla güller vaktinde
Hasrette şiirin hazzına erdim...

Günler devrilirken hasretliğin üstüne
Hasretliğim volkan olup patlarken
Çatlarken hüznün vakitleri inceden
Hem de yüreğimin orta yerinde
Derûnumda açılırken en onulmaz
En kapanmaz bıçak sırtı yaralar
Ben uzaklarda bile böyle
Kehribar sarısı hasreti sevdim

23 Kasım 2016

Kadınlar

Kim ne derse desin kadınlara sonsuz saygım, sevgim var. Çocuk doğuran, bakıp büyüten, aş pişiren, bir evi çekip çeviren onlar değil midir? Onca yükün altında ezilmişlikleri yetmezmiş gibi bir de küçük görülüp ötelenmeleri yok mu? Tüm bunlara karşın yıllarca direnmişler. Ezikte olsa yürekleri, o suskunluğun içinde yine de gülümsemişler yüzümüze. Ekmeğini yediğimiz, sularını içtiğimiz kadınları nasıl farklı görebilirim ki? Erkekleri de doğuran büyüten onlar değil midir? Kurtuluş savaşını bir anımsayacak olursanız, orada da kadınları görürsünüz. Sırtlarında erzak ve top mermileriyle cepheden cepheye koşan kadınlarımızı.. .Ve hangi düşüncede yokturlar ki? Halk ve divan edebiyatımız sevgililerin övgüleriyle doludur hep.

-Yok bu şehr içre senin vasfettiğin dilber...

-O kadar inceydiler, dokunsan dağılıvereceklerdi sanki...

-Elma yanaklı, kiraz dudaklı, ahu bakışlı, servi şahnişli, keman kaşlı...

Bazı yazarlarda ise konu çoğunlukla kadın üzerinedir. "Kadınlar olmasaydı, şiirlerim öksüz kalırdı" diyor Cemal Süreyya.

21 Kasım 2016

Işığa Giden Yol Söz

Hoş bir değerlendirmelidir ki, Arif Eren ister şiirsel yaratıcılık, gerekse felsefi düşünceleri açısından çağdaş Türk edebiyatının değerli isimlerinden biridir. Gerçekten de Eren; "Şiirin ses ipi üzerine söz asmak" sanatı olduğu gerçeğini manen, ruhen fethetti. Özel bir duygusallıkla yazıp-yaratıp, bununla beraber, hem de zevkli, başarılı bir dergi editörlüğü gibi geniş faaliyet gösterip, ilahi sözün, gönül, kalp dostu olan edebiyatın hizmetinde durup, edebiyat adına iyi olan ne varsa onun yayımlanması Arif Eren'in başlıca misyonu, sanatçı gayesidir.

En iyi nokta odur ki, Eren bir kural olarak asıl sanatın, asıl sözün yanında olur, asıl söze kıymet verir, asıl poziyanın değerini verir. Bu anlamda edebiyata, sanat adamlarına olan saygısı, dikkati hem de kendi değerini, tarihi yere bellemesi olgudur. Bu gerçeği çok yönlü yaratıcılığı ile birlikte, onun naşirlik etkinliği bir daha doğruluyor. O," Her başlangıcın bir yerinde düyünbnmssi" gerçeğini tüm ayrıntılarıyla axz edenlerdendir. Söz mülküne karşılık beklemeden hizmet duygusu Arif Eren'i aynı zamanda şair, aynı zamanda da naşire çevirir ve bu büyük işlerin üstesinden sönmez hayat, yaşan sanat aşkı ile gelir.

Farzet

Üstüme gökyüzü giymişim
ellerimde tutmuşum bütün dağların çiçeklerini
şiir olmuşum öyle sırılsıklam
ezberlemişim hasretin renklerini

Farzet söz bulamamış rüzgârlar,
papatyalı kelimeler dökmüş yollarıma
var yazılmış yokluğun kalbin cennetinde
aşkın zerafeti değmiş buzullarıma

Eylül Hüznü

Eylül'de hüzne sığınmış bir yaprak gibiyim,
Budar içimdeki bütün renkleri rüzgârlar.
Boyacı fırçasını mı bıraktı ırmak kenarında?
Tuval kaderimi dökülen gülün rengine boyar.

Duygularım gençlik duyarlılığını taşırken,
Zamanın örsünde dövüldüm yıllar boyu.
Şimdi solan bir çiçeğin titreyişinde kaygılarım,
Çekildi hayal denizimi besleyen pınarların suyu.

20 Kasım 2016

Çanakkale

Çanakkale,
Senin bir asırlık yaşın var.
20 Ocak katliamının ise
yaşı asrın dörtte biri kadar oldu
sen yüzüncü yıldönümünü kutlayanda.

Çanakkale,
Sen öyle bir türkane mucize oldun ki,
doğuda ilk demokratik cumhuriyet
benim ülkemde kuruldu
Senin üççe yaşın olanda.

Ama Karabağ'ın kurtuluş günü ile
senin yaşın arasındaki farkı
hesaplaya bilmedim.
ne olur, Çanakkale,
doğum günlerini nasıl kutlamağı
Karabağ'a da öğret..

16-Otuz Beş Yaş Şiiri (Seçki şiir) Cahit Sıtkı TARANCI (1910-1966)
Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder.
Dante gibi ortasındayız ömrün.
Delikanlı çağımızdaki cevher,
Yalvarmak, yakarmak nafile bugün,
Gözünün yaşma bakmadan gider.

Şakaklarıma kar mı yağdı ne var?
Benim mi Allah'ım bu çizgili yüz?
Ya gözler altındaki mor halkalar?
Neden böyle düşman görünürsünüz,
Yıllar yılı dost bildiğim aynalar?

Zamanla nasıl değişiyor insan!
Hangi resmime baksam ben değilim.
Nerde o günler, o şevk, o heyecan?
Bu güler yüzlü adam ben değilim;
Yalandır kaygısız olduğum yalan.

Hayal meyal şeylerden ilk aşkımız;
Hatırası bile yabancı gelir.
Hayata beraber başladığımız,
Dostlarla da yollar ayrıldı bir bir;
Gittikçe artıyor yalnızlığımız.

Gökyüzünün başka rengi de varmış!
Geç fark ettim taşın sert olduğunu.
Su insanı boğar, ateş yakarmış!
Her doğan günün bir dert olduğunu,
İnsan bu yaşa gelince anlarmış.

Ayva sarı nar kırmızı sonbahar!
Her yıl biraz daha benimsediğim.
Ne dönüp duruyor havada kuşlar?
Nerden çıktı bu cenaze? Ölen kim?
Bu kaçıncı bahçe gördüm tarumar?

Neylersin ölüm herkesin başında.
Uyudun uyanamadın olacak.
Kim bilir nerde, nasıl, kaç yaşında?
Bir namazlık saltanatın olacak,
Taht misali o musalla taşında.

Gülnar SEMA
Mevsimler Dergisi'nden Alınmıştır.
www.mevsimler.org